otuz iki

otuz iki yaşındaydı. otuz iki yaşındaydı ve o güne kadar hiçbir kadınla beraber olmamıştı. sevişmemişti yani. nedenini bilmiyorum. aseksüel değildi, ya da eşcinsel. o gün farklı olan neydi onu da bilmiyorum. o gün, diğer günlerin aksine, evin kapısından çıktığı anda, hatta daha evden çıkmadan, nereye gideceğini biliyordu.

taksicinin pis pis sırıtmasına aldırmadan indi taksiden. polis kontrolünü geçip demir kapıdan içeri girdi. genelev dedikleri buymuş demek. ilk fark ettiği duvarda asılı olan "vizite ücreti 30 tl" yazan tabela oldu. otuz türk lirası. kadınlar odaların girişine sıralanmış bekliyorlardı. iç çamaşırlarıyla. fahişe dedikleri de bunlar olsa gerek.

çabuk verdi kararını. içlerinden belki de en çirkin olanını seçmişti. "hoşgeldin kocacığım" dedi kadın. daha fazlasını söylemesine fırsat vermeden susturdu fahişeyi. "yat" dedi yatağı göstererek, "sadece yat".

otuz iki saniyede bitti otuz iki senenin tamamı. ve sonrası. dizlerine kadar indirdiği pantolonunu çekip çıktı odadan. sonra da demir kapıdan. güneş tam tepesindeydi, akşama çok vardı daha.

her şey ölür

"sözler değil eylem,
artık yazmayacağım."

fındık bahçesinde çocuklar

bugün yine gördüm onu, dördüncü teneffüste. aslında bana kalırsa üçüncü teneffüs olması lazım, çünkü onlar öğle arasını da teneffüs olarak sayıyorlar. ne kadar anlatmaya çalışsam da anlamadılar. ben de çoğunluğa uymak zorunda kaldım. hem daha buradaki ilk senem, belki zamanla ikna ederim herkesi. o son sınıfta. biliyorum, daha birinci sınıftaki bir tıfılın lise sondaki kızı ayarlaması pek mümkün değil, hele de bu kız okulun en güzel kızıysa. ama geceleri onu düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. saat 11'de tüm ışıkları kapatıyorlar pansiyonda. yapacak pek başka bir şey de yok yani.

---

bu akşam yemekte yine kapuska vardı. tadına hiç bakmadım ama nefret ediyorum kapuskadan. nöbetçi hocadan izin alıp dışarı çıktım, yandaki büfeye gidip yarım ekmek arası beyaz peynir salam kestirdim. salam ve peynir 90 kuruş tuttu, yarım ekmek de 30 kuruş tabi. büfeci "bir lira versen yeter" dedi. "bir de sigara ver abi" dedim. "hangisinden?" diye sordu, daha önce defalarca sigara almıştım büfeden, ne içtiğimi hala öğrenememiş, canım sıkıldı. "neyse kalsın abi" dedim, paramın olmadığını düşündü herhalde kendi paketinden çıkarıp iki tane uzattı. o an çok kötü hissettim kendimi.

---

oda arkadaşım haftasonu memleketine gitmişti, dönüşte bize bir çuval fındık getirmiş. canım sıkıldıkça bir avuç alıyorum. fındığı yemekten çok dişimle kırmayı seviyorum sanırım. fındığın yemekhanede çıkan yemeklerin içindeki şapla verdiği mücadele de hoşuma gidiyor açıkçası. şu son sınıftaki kızı da daha çok düşünmeye başladım artık.

---

bugün hiç derse giresim yoktu. yatılı olduğum için ancak hastaysam derslerden sıyırabiliyorum. önce hemşireye git, ondan sevk kağıdı al, ordan sağlık ocağı, "grip olmuşum" de, eczaneye git ilaçları al, pansiyona dön, ilaçları bırak, internet kafeye git. normalde bunlar oluyor ama bugün değişiklik yapıp sinemaya gittim bir başıma. filmi beğenmedim ama bitene kadar izledim. sonra yine internet kafeye gittim.

---

akşamları ışık kararana kadar kitap okuyorum artık. onun her gün okuldaki kütüphaneye gittiğini öğrendim, artık ben de her gün ordayım tabi. bugün üçüncü teneffüste gittim yine, sadece ikimiz vardık. çok heyecanlandım. heyecandan ona bakamadığım için kitaplara bakıyordum, yanıma geldi. "yatılı mısın sen?" diye sordu, "evet" diyebildim. raftan bir kitap alıp uzattı "al bak bu da yatılı okulda okuyan bir çocuğun hikayesi" dedi. sanırım aşık oluyorum.

bulantı

"bu muymuş yani?"

her gün mutlaka göz attığı haber sitesinin, anasayfadaki büyük merak uyandıran haber linkine tıkladıktan birkaç saniye sonraki tepkisi bu. hayır bu tarz haberlere alışkın da ama. vaat edilen ne mucizelerin, ne şokların içi boş çıktı şimdiye kadar. yine de ufak çaplı bir hayal kırıklığı daha yaşamaktan alıkoyamıyor kendini.

O. daima en dipte olduğunu sanan ve her gün, her saat daha da dibe gömülse de, ertesi günün nedensiz bir şekilde, en azından, bugünden daha iyi olacağına inanan bir adam. merakınızı uyandırarak o içi boş habere tıklamanızı sağlayan, performansları "bu ay sitemize şu kadar tekil ziyaretçi girdi, ziyaretçiler toplamda bu kadar sayfa görüntüledi" özetli raporlarla ölçülen çalışanların hedef kitlesinin tanımı O. ertesi güne dair umutlarını, tesadüfen göreceği ve birden bire bütün hayatını değiştirecek bir habere bağlayan bir zavallı. hiçbir mucize diyetin fayda etmediği, başarısı ispatlanmış onlarca yönteme rağmen sigarayı bir türlü bırakamayan, ne kadar bitkisel özlü şampuan kullansa da saçlarının dökülmesini engelleyememiş bir adam.

haber okuma faslı bittikten sonra, maillerini kontrol ediyor. onlarca fırsat mailinden bir tanesi takılıyor gözüne; ne zamandır çıkmayı düşündüğü haftasonu tatili, hem de yarı fiyatına. çocuksu bir mutluluk ve telaşla kredi kartı bilgilerini doldurduktan sonra "fırsatı yakala"ya tıklıyor. kredi kartının limiti dolmuş, fırsatı yakalayamıyor, oysa şimdiye kadar 124 kişi bu fırsatı yakalamış ve fırsatın bitmesine daha 4 saat 12 dakika 27 saniye var, 26, 25, 24. zaman ellerinden kayıp gidiyor O.'nun.

4 saat 12 dakika sonra

midesi bulanıyor, öğle yemeğinde yediği hamburger dokunmuş olmalı. bulantı dayanılmayacak dereceye gelene kadar sabrettikten sonra sandalyesinden kalkıp hızlıca tuvalete gidiyor. klozete kapaklanıp çıkarıyor içindekileri, tek kullanımlık klozet örtüsünü alıp sermek aklına bile gelmiyor.

hamburger çıkıyor önce ağzından, tabi patates kızartması ve kola da. sonra sabah yediği zeytinli poğaça. bulantısı geçmiyor, midesi tamamen boşaldı ancak hala kusmaya devam ediyor, durduramıyor kendini. kan geliyor sonra ağzından, O. kendinden geçmiş, farkında değil olanların. akciğerleri geliyor ağzına ve ordan da klozete, sonra midesi, bağırsakları ve kalbi.

ertesi gün

S. her sabah olduğu gibi haberlere şöyle bir göz gezdirmekte. 4. sıradaki haberin başlığı merak uyandırıcı:

"DEHŞET ÖLÜM"



her şey olur

gün gelir o da uyuyabilir belki geceleri. ben uyumasam da olur.

öteki de sonunda cesaretini toplar bir ihtimal, ihtimalleri düşünmekten vazgeçebilirse tabi.

olur ya, sen de ete kemiğe bürünürsün bir gün, ben ne kadar istemesem de.

bakarsın bir gün yeniden yazmaya başlarım.
kağıda.
kalemle.

yağmurdan sonra

"çember yuvarlak değildir,
zaman asla ölmez"

...

bazen iki, bire eşitlenir
ve birkaç saniyeliğine de olsa
göz kapakları engelleyemez ışığı.

...

ve her zaman,
birbirine paralel doğrular
sonsuza giderler
birbirlerini hiç kesmeden.

görüşürüz

"sabah sabah uğraştığımız işe bak arkadaş ya" diye hayıflandı yanındaki arkadaşına. tam küfretmeye başlayacaktı ki amirinin geldiğini gördü ve hemen hazırola geçti. az önce yaptığı işin gereksizliğinden yakınan bıkkın adam gitmiş, yerine kutsal görevini layıkıyla gerçekleştirmenin haklı gururunnu taşıyan örnek bir polis memuru gelmişti. bir dakika ya, bunları niye anlatıyorum ki? gereksiz ayrıntılar işte. ben hemen esas konuya geçeyim en iyisi.

155'e yapılan bir ihbar sonucu olay mahaline biraz gecikmeli de olsa gelen polisler, ihbarda belirtilen adrese gitmiş, ancak evde -ölü ya da diri- kimseyi bulamamışlardı. yapılan intihar ihbarı sahte olmalıydı. ekip tam toparlanıp geri dönmeye hazırlanıyordu ki, az önce kendisinden bahsettiğim polis memuru (adını bilmiyorum ama hikayenin geri kalanında kolaylık olması için bu polis memuruna ahmet diyelim) sehpanın üzerinde duran cd'yi farketti. cd'nin üzerine keçeli kalemle "görüşürüz" yazılmıştı.

normal şartlar altında cd'yi alıp çöpe atacak olan ahmet bunun yerine amirine gidip cd'yi göstererek "amirim bunu sehpanın üzerinde buldum, ne yapalım?" dedi. gerekli talimatları aldıktan sonra da devriye arabasından üzerine zimmetli olan taşınabilir bilgisayarı getirip cd'yi taktı. çok detaya giriyorum değil mi? tamam bakın burası çok önemli şimdi.

cd'de bir video bir de fotoğraf kayıtlıydı. ahmet videoyu açıp izlemeye başladı. gelinlik giymiş bir kadın, papyon takmış bir erkek ve onların etrafında güler yüzlü onlarca insan. tabi ya! bu bir düğün videosu olmalıydı. ekranın sağ alt köşesinde görünen tarihe göre video çekileli yaklaşık iki ay olmuştu. videoyu, yani düğünü, baştan sona kadar izleyen, daha doğrusu şöyle bir göz atan, ahmet hiçbir ipucu bulamamanın hayal kırıklığıyla cd'yi çıkarıp aldığı yere koydu. oysa ki fotoğraf dosyasına bakmamıştı bile.

daha bir gün öncesine kadar yaşadığı eve şimdi pencerenin ardından bakabilen adam da, uzaktan da olsa, izleyebilmişti videoyu. 56 gün öncesi daha dün gibi aklındaydı. nasıl da nefret etmişti papyondan! gülümsedi kendi kendine. ancak polis memurunun (bizim ahmet yani, ama o bilmiyor tabi adını) videoyu hızlı oynatması ağırına gitmişti. gülümsemesi kayboldu yavaş yavaş. üzüldü. (evet üzüldü dedim sadece, çünkü bunu başka hiçbir şekilde, başka hiçbir kelimeyle anlatabileceğimi sanmıyorum) arkasını dönüp yavaş adımlarla uzaklaşmaya başladı. aşık olduğu kadını son defa oldukça uzaktaki bir bilgisayar ekranından görmüştü belki de, ve annesini, ve teyzesinin oğlunu.

...

ahmet, akşam eve girer girmez oğlunun odasına girip cebindeki cd'yi çıkararak "tak bakalım şunu" dedi bilgisayarda oyun oynayan oğluna, sonra dönüp mutfaktaki eşine seslendi: "hanım gel, bizim düğün kasedini cd'ye çektirdim."

tembelliğin kısa tarihi

hani bütün gece oturursun, yani hep oturmazsın da, sabaha kadar uyumazsın ya, sonra güneş doğar, hava aydınlanır, ama odanın ışığı hala yanıyordur, boşa yanıyordur yani, sana bir zararı da yoktur ya aslında, "boşuna elektrik harcıyorum" diye düşünürsün , ama yerinden kalkmak da istemezsin hani, "aman sanki bir lambanın yaktığı elektrikten n'olcak?" dersin kendi kendine, ama bir yandan da rahatsızsındır bu durumdan, o ışık sönene kadar devam edecektir rahatsızlığın, tüm yapman gereken oturduğun yerden kalkıp ışığı kapatmaktır, ama o kadar zor gelir ki o bir iki adımı atmak o anda, al işte, artık sadece tepende yanan o gerizekalı ışığı düşünüyorsun, "lambaların da uzaktan kumandası olsaydı ya...", sonra farkedersin ki cep telefonunu salonda unutmuşsun, "lan" dersin, "kaç saattir bakmadım telefona, bir gidip bakayım", kalkarsın, salona gidip telefonu alırsın, bir tane mesaj gelmiştir belki, sonra dönersin odana, oturursun tekrar, ama ışığı söndürmeyi unutmuşsundur yine, kafanı kaldırırsın, "orospu çocuğu" der gibi bakarsın lambaya, kitaba kaldığın yerden devam edersin,


...heyecanlandığı zamanlarda bile hareketleri, belli bir nezaket ve tembellik içinde kontrollüydü. eğer kafası meşgulse gözleri gölgelenir, alnında çizgiler oluşurdu. kuşkuya, hüzne ve korkuya dalardı, ama kuruntusu kesin bir fikre pek dönüşmez hatta hemen hemen hiç bir zaman karar halini almazdı. bütün kuruntusu bir iç çekişle sonuçlanır, kayıtsızlık ve uyuşukluk olarak çözümlenirdi...

romantik - 2

oldukça sıcak geçen günün ardından, akşama doğru biraz da olsa serinlemişti hava. oturmuş biralarımızı yudumluyorduk. "bitsin artık" dedi, "peki" dedim. tam o sırada eskiden beraber dalgasını geçtiğimiz acılı rock şarkısı çalmaya başladı, güldüm.

bir yandan onu dinlemeye ve sıram geldiğinde konuşmaya devam ediyor, bir yandan da saatimi kontrol ediyordum. aklım az sonra başlayacak maçtaydı.

yeteri kadar konuştuktan, ve biralarımız bittikten sonra kalktık. bira - çerez ve bira - konuşma dengesini yakalamıştık bu sefer. saate her baktığımda 70lik bardaktan git gide daha büyük yudumlar almamın ve artık pek de rahatsız etmeyen karşılıklı uzun sessizlik anlarının da faydası olmuştu tabi.

son bir kez beraber yürüme fırsatını es geçip koşar adımlarla eve gittim. salona girdiğimde ev arkadaşımı bira içerken, hakemi de para atışını yaparken yakaladım. bizim takım her zamanki gibi deniz tarafındaki kaleyi seçti, maça da onlar başladı. sakatlıktan dolayı oyunun durduğu bir anda dolaptan bir bira da ben aldım.

1 - 0 geriye düştükten sonra maçı 2 -1 kazanmasını bildik. hakem son düdüğü çaldığında ben de artık kaçıncı oluğunu sayamadığım biramdan son yudumu alıyordum. bira - maç dengesini yakalamıştım bu sefer.

gökyüzünde patlamalar

yaşı neredeyse kendi yaşının iki katı olan otobüse binerken bir yandan da kulaklıklarını takmaya çalışıyor. kimsenin oturmadığı bir koltuk arayıp bulduktan sonra nihayet müzik de çalmaya başlıyor kulaklarında. "aha, en sevdiğim şarkı geldi, şansa bak." şans değil oysa ki en sevdiği şarkının hemen çalmaya başlaması. mp3çalarını en son kapattığında da, yaklaşık 3 saat önce, aynı şarkıyı dinliyordu zaten. otobüs, duraktaki tüm yolcuları alıp hareket etmeye başlayınca yüzü ekşiyor, yaşlı motorun sesi kulağındaki müziği bastırıyor çünkü. az önce yanına oturan kızı rahatsız etmek pahasına açıyor müziğin sesini, bu şarkıyı dinlemesi lazım çünkü. "kız da güzel değilmiş zaten."

o ana dek yüzlerce kez dinlediği şarkıda hiç duymadığı bir kısım olduğunu farkediyor sesi açınca, beş saniyelik çok derinden gelen bir ses, ne olduğu da anlaşılmıyor tam. ama çok güzel. şaşırıyor, gülümsüyor belli belirsiz, mutlu oluyor. "beş saniyelik bir sesten mutlu olduğuna göre oldukça çaresiz bir durumda olmalı." diye düşünebilirsiniz tabi. bu düşüncenizi ona iletirseniz bir tepki vereceğini sanmıyorum. yalnız, dudağının sağ tarafını hafifçe yukarı oynatarak yaptığı bir mimik var, farketmesi biraz zor. gülümsemeye benziyor oldukça. eğer öyle yaparsa bilin ki içten içe sizinle dalga geçiyor. başkalarıyla dalga geçmesini çok sever, ama kendini öyle diğerlerinden çok üstün gördüğü de yok yani. biraz karışık, ve hatta saçma bir ruh hali, evet bence de.

yeni keşfettiği beş saniyelik kısmı tekrar tekrar dinledikten sonra başa alıyor şarkıyı. otobüs de son durağa geliyor o sırada. herkesin inmesini bekledikten sonra, en arkada oturmasına rağman ön kapıya doğru yürüyor. şoföre kafasını hafifçe sallayarak selam verdikten sonra basamaklardan inip atıyor kendini dışarı. bu anı biraz daha detaylı anlatmam lazım aslında. otobüs yolu biraz ortalayarak durmuş, kaldırımla otobüs arasında geniş bir mesafe var yani. son basamakta bunu farkedip duraksıyor. sonra uzun bir adımla, biraz da zıplayarak, ayağı yola hiç değmeden kaldırıma geçiyor. "arada uçurum vardı ya, düşersem ölcem sanki" diye düşünüyor kendi kendine, gülüyor. bu seferki oldukça belirgin bir gülümseme yalnız.

yolculuk bitmedi henüz, eve ulaşana kadar yaklaşık 15 dakika yürümesi lazım daha. yani şarkı bittikten sonra bir kez daha dinleyebilir. herkesin nefret ettiği ama onun çok sevdiği yokuşu çıkarken, karşı kaldırımda, karşı yönden yürüyen kızı farkediyor. kız da farkedilmeyecek gibi değil hani. kızla evlenip mutlu bir yuva kurmanın hayallerini yapıyor o an. ah, ne kadar da masum değil mi? değil aslında. diğer hayallerini başka bir zamana saklıyor sadece.

herkesin çok sevdiği ama onun nefret ettiği yokuştan aşağı inerken kafasını kaldırıp gökyüzüne bakıyor. bu şekilde gökyüzüne bakmak zor aslında, keşke az önce diğer yokuştan çıkarken kaldırsaydı kafasını. pişman oluyor ama artık çok geç. hiç bulut yok havada, güneş tüm parlaklığıyla gözünü alırken, çok sevdiği şehrin, sevgi ya da nefret, hiçbir şey hissetmediği ayazı yüzünü yakıyor.

bir zamanlar birbirinin aynısı olan, şimdilerde değişik renklere boyanarak çeşitlilik kazandırılmaya çalışılmış, yan yana sıralanmış apartmanların arasından devam ediyor yoluna. dışı güzel, içi kötü ve dışı kötü, içi güzel evleri düşünüyor bir an, "normaldir böyle şeyler" deyip başka düşüncelere dalıyor hemen. sonra o düşüncelerden de vazgeçiyor, şarkının zirve noktası geldi, odaklanması lazım. o an bir kare canlanıyor beyninde. şarkının sözleri yok belki ama, adı çok şey anlatıyor. silkelenip kendine geliyor hemen. kulaklıkları çıkarıp mp3çaları kapatıyor ve cebine koyuyor.

yolun geri kalanı, yaklaşık sekiz dakika, o kadar çok büyüyor ki gözünde, yoldan bir taksi çeviriyor. kalan yolu taksiyle bir dakikada bitirip apartmana giriyor hızlı adımlarla. merdivenleri ikişer ikişer çıktıktan sonra, elinde zaten hazır olan anahtarlarla kapıyı açıp, koridoru da hızlıca geçerek odasına atıyor kendini, elindekileri ve çıkardığı montunu da yatağına. az önce yoldayken dinlediği şarkıyı bilgisayardan açıyor bu sefer. yüzünde yine belli belirsiz bir gülümseme.

şarkının bir anlamı yok aslında. sadece çok seviyor o şarkıyı. sevdiği bir çok başka şey var, ailesi, arkadaşları, tuttuğu takım, yaz kış giydiği ayakkabısı, araba maketleri, her gün bıkmadan yediği çikolata, aklına geldikçe aldığı nane şekeri, hepsini tek tek saymayayım şimdi. ha bir de yazmayı seviyor çok, ve yazarken kendinden üçüncü şahıs olarak bahsetmeyi, neden bilmiyorum.



----------------
Now playing: Explosions In The Sky - The Only Moment We Were Alone
via FoxyTunes